By Deniss

Kaptanın Seyir Defteri

Ana Sayfa » Makaleler Siirler » Bir New York Rüyası.

Bir New York Rüyası.

Ekleyen By Deniss Tarih Åžubat - 12 - 2011 0 Yorum

Milletimizin sevgili hocalarından Prof. Oktay SinanoÄŸlu’nun, bir gün Amerika’nın da, bizim gibi taklitçilik illetine düşerse, başına neler gelebileceÄŸini, hayalî bir tarzda anlattığı “Bir New York Rüyası” adlı hikâyesi. Acıklı ama, dilini kaybeden bir milletin karşılaÅŸacağı faciayı ve felaketi kavramamıza ve dilimize sahip çıkmamıza yardımcı olacağını umuyorum.


Bir New York Rüyası:
Bir yaz günü uyuyakalmışım. Kendimi, rüyamda, önceleri epey vakit geçirmiÅŸ olduÄŸum New York ÅŸehrinde buldum. Aradan uzun yıllar geçmiÅŸ, 2050’li yıllara gelmiÅŸiz. Broadway’den aÅŸağı yürüyüp meÅŸhur “Times Meydanı”na vardım. Gözlerim aÅŸina olduÄŸum koskoca Amerikan sigarası, Amerikan arabası reklamlarını arıyordu. Evet, gene o kocaman, dev bina büyüklüğünde reklamlar vardı. Fakat hayret, gözlerime inanamayıp bir daha baktım. Bir ulu binanın tüm yüzünü kaplamış dev levhada Türkçe olarak (!) “Nefis Rize Çayı. İşte Hakiki Çay” yazıyor, yazının yanında lâle biçimli, ince belli cam bardakta tavÅŸan kanı bir çay resmediliyordu. Sadece en dipte küçücük harflerle İngilizce olarak “Drink-Real Tea” eklenmiÅŸti.
Caddede sağıma soluma bakınarak biraz daha ilerledim. Dükkanların isimleri dikkatimi çekti. “Rahat Shoes”, “Dilber Giyim Fashions”, “Sultan Ahmet Leather”, “World Gezim” gibi yarısı Türkçe, yarısı İngilizce isimler çoÄŸunluktaydı. Bir de Türkçe “Merkez” lâfı, iyiden iyiye İngilizce “Center” sözcüğünün yerini almış görünüyordu. Büyük, görkemli bir binanın üstünde yanıp sönen ışıklarla Türkçe olarak “AlışveriÅŸ Merkezi” yazılıydı. “Car Merkezi”, “Flower Merkezi”, “Furniture Merkezi”, “Hair Merkezi”, merkezi de merkezi, her yanda almış gidiyordu.

Az ötede bir gazete, dergi bayiine rastladım. Amerikan basın hayatında acaba nasıl geliÅŸmeler olmuÅŸ diye bir göz attım. Hatırladığım Amerikan dergileri yerine yepyenileri çıkmıştı. Kağıtları daha da parlak, renkleri daha da canlı idiler, ama garip, galiba hepsi Türk dergileri idiler, çünkü adları Güncel, Hareket, Vurgu, Hanım Kız, Görüntü gibi Türkçe adlardı. Birkaç tanesini karıştırdım. Yooo, bunlar, Amerikan, İngiliz dergileriydi. Ancak içlerinde kullanılan dil çok tuhaftı. Mesela, İngilizce güzelim media lafı dururken pek sık basın-yayın sözü geçiyordu. Bir de Türkçe seçenek lafına anlamlı anlamsız ne çok rastlanıyordu öyle. Pek açık seçik, keskin bir sözcük olmamakla beraber, İngilizce alternative’e ne olmuÅŸ sanki. “Anlaşılan Amerika’da Türkçe sözcükler kullanmak moda olmuÅŸ” diye düşündüm. Acaba niye? Yoksa kullananlara Anglo-Sakson oldukları için bir aÅŸağılık duygusu mu gelmiÅŸti? Nasıl olur? Daha yüz yıl önce büyük bir devlet olan Amerika’ya, onun da kökeninde olan eski imparatorluk İngiltere’sine nasıl aÅŸağılık duygusu gelirdi? Belli ki bu Türkçe sözcüklerle bazı yazarlar kendilerine bir üstünlük havası vermeye çalışıyor, bazıları da pek iyi kavramadıkları konularda, halklarının anlamadığı yabancı Türkçe sözcükler arkasına saklanıyorlardı.

Böyle düşüncelerle dolaşıp dururken yorulmuÅŸum. Üstünde “Jimmy’s Kahvehanesi” yazılı, ÅŸemsiyeli masaları sokaÄŸa taÅŸmış sakin bir yer gördüm. Girip bir masaya oturdum. Gelen görevli Türk olduÄŸumu öğrenince arsız arsız sırıttı, bir iki kelime Türkçe bildiÄŸini gösterme çabasına giriÅŸti. Kola yokmuÅŸ, ithal malı soÄŸuk bir Susurluk marka ayran getirdi.

Ayranımı içip dinlenirken yandaki masalar dolmaya baÅŸladı. Pek yer kalmamıştı. Tam o sıra, genç, iyi giyinmiÅŸ, efendi görünüşlü, belli ki onurunu yitirmemiÅŸ biri masama yaklaÅŸtı. “Affedersiniz, yer kalmamış, buraya oturabilir miyim?” dedi. “Hay hay, buyurun” dedim. Oturdu. Kahvesi gelirken havadan sudan konuÅŸmaya baÅŸladık. İrlanda asıllıymış, anası babası; kendisi okul çağındayken Amerika’ya göç etmiÅŸler, okuyup doktor olmuÅŸ. Bilimden, tıptan sonra da edebiyattan epey sohbet ettik.

En sevdiÄŸi yazar 1970’lerde güzel sahne oyunları yazmış olan İrlandalı Brian Friel’miÅŸ. Onun “Tercümeler” adlı bir oyunundan bahsetti. İngilizlerin İrlanda’yı iÅŸgal ettikleri zaman yaptıklarını temsil ediyormuÅŸ. Özellikle İrlandalıların kendi köklü, İngilizce’den çok daha eski, zengin dilleri Gaelik’i yokedip yerine İngilizce’yi koymakla, İngilizlerin nasıl İrlanda’yı sonsuza dek boyundurukları altında tutmak istediklerini anlatıyormuÅŸ.

O ara lafa karıştım. “Özür dilerim ama birÅŸey soracağım. Buraların yabancısıyım. Gelince dikkatimi çekti. Dükkân levhaları, dergi adları falan hep Türkçe olmuÅŸ, Amerikan dilinde birçok Türkçe sözcük kullanılıyor. Kırk yıl önce gene gelmiÅŸtim, o zaman hiç böyle birÅŸey yoktu. Bu nasıl oldu? Amerika’ya ne olmuÅŸ böyle?” dedim.

Biraz durdu, yüzünü hüzünlü bir ifade kapladı. “Ah sorma” dedi, “İrlanda’nın yüzelli yıl önce başına gelen ÅŸimdi de Amerika’nın başına gelmeye baÅŸladı. Åžu farkla ki bu sefer Türkler (Türk olduÄŸumu farketmemiÅŸti anlaşılan) aynı iÅŸi yaptırıyor. Biliyorsunuz, yirmi birinci yüzyılın baÅŸlarında Bağımsız Türk Devletleri TopluluÄŸu dünyada büyük bir iktisadi güç oluÅŸturdular. Kendi zengin hammadde ve neftyağı kaynaklarına sahip çıktılar. YetiÅŸtirdikleri çalışkan ve atılgan gençlik kendi dil, tarih ve derin Asya kültürüne sarılıp ondan aldıkları manevi güçle bilim ve teknikte de çok ileri gittiler. ÇeÅŸitli Asya, Orta-DoÄŸu ve Güney Amerika ülkeleri ile sıkı sınai, ticari iliÅŸkiler, yeni gümrük birlikleri kurdular. Onlar zenginleÅŸtikçe Avrupa ve Amerika gerilemeye devam etti. Biliyorsunuz, zaten daha yirminci yüzyılın sonlarına doÄŸru bu Batı ülkeleri iyice bunalıma girmiÅŸti. Toplum hayatları, aile ve iÅŸ ahlakları, insan iliÅŸkileri kalmamıştı. Zaten hep baÅŸkalarının hammadde kaynakları ve tüketim pazarları ile ayakta duruyorlardı.”

“Evet” dedim, “eÄŸitim düzenleri ve gençlikleri de çok bozulmuÅŸtu.” Devam etti: “Türk Elleri zenginleÅŸtikçe, haysiyetlerine sahip çıktıkça, dünyadaki itibarları arttı. Her ülkede bol bol Türk TV dizileri, Türk filmleri seyredilmeye, her yanda avaz avaz Türk müziÄŸi duyulmaya baÅŸlandı. Türkler Batı’dan öğrencilere burs vermeye, kendi evrenkentlerinde okutmaya baÅŸladılar. Bunu yaparken öğrencilerin Türkçe öğrenmesini ÅŸart koÅŸuyorlardı.” “Evet” dedim, “daha önce Japonlar da böyle yapmıştı.”

Yeni İrlandalı dostum, (adı ‘Collin’miÅŸ) önündeki Türk kahvesinden bir yudum içti. Bir süre sustuk. “Buraya kadar iyi” dedi, “bundan sonrası acıklı. İrlanda’nın başına gelen bu sefer Amerika’nın başına gelmeye baÅŸladı.” “Nasıl olur?” dedim, “Türkler Amerika’yı iÅŸgal etmedi ki.” “Aa” dedi, “İşte onun için daha da tehlikelisi oldu.” Merakla yüzüne baktım. Görevliden bir su istedikten sonra anlatmaya devam etti. “Türkler önce Amerika’da azınlıklar için bütün derslerin Türkçe olarak öğretildiÄŸi Türk okulları açtılar. Fakat az sonra Amerikalı veliler de çocuklarını bu okullara göndermeye özendiler. Bu pahalı Türk okullarına gidenler âdetâ ayrı bir kültüre sahip, kendilerini imtiyazlı gören bir sınıf oluÅŸturdular. O ara dünyada Japonca, Çince, Türkçe gibi dillerin önemi gittikçe artmaktaydı. AlışılagelmiÅŸ Amerikan okullarında (lise olsun, evrenkent olsun) eÄŸitim dili İngilizce olmaya devam ediyordu. Yabancı diller de ayrıca yabancı dil derslerinde, özel yaz kurslarında yeterince öğretilebiliyordu. O günlerde eÄŸitim düzeni baÅŸarılı olmaya baÅŸlamıştı. Gene de yabancı Türk okullarına raÄŸbet artıyor, özenti körükleniyordu. Derken, tam kırk yıl önce en iyi bir özel Amerikan okuluna, mali durumu tam bozulmuÅŸken, aniden on-on beÅŸ Türk, Kazak, Kırgız öğretmen geldi. Okulun o mâlî sıkıntısı arasında nasıl döviz bulduÄŸunu bir-iki kiÅŸiden baÅŸka kimse merak etmedi. Ertesi yıl okulun eÄŸitim dili (tüm dersler) Türkçe’ye deÄŸiÅŸtirildi. O zaman için bu çok çarpıcı bir olaydı. İlk kez bir milli Amerikan okulu, bir yabancı Türk misyoner okuluna benzetiliyordu.

Burada, Collin’in sözünü kestim. “Ne olacak? Amerikan çocukları Türkçe’yi böylece daha iyi öğrenmiÅŸ olur.” Nerdeyse öfkelendi. “Öyle ÅŸey olur mu? Yabancı dil öğretmenin böyle bir yöntemi yoktur. Çocuk aynı anda zaten zor olan fiziÄŸi mi öğrensin, Türkçe’yi mi? İkisini de öğrenemez, sadece ezberci olur. Kendi dilinde düşünemeyen, her an dolaylı da olsa kendi dil ve kültürünün deÄŸersiz olduÄŸu kendisine telkin edilen çocukta kimlik, benlik, haysiyet duyguları nasıl geliÅŸebilir?” “DoÄŸru diyorsunuz” dedim, “zaten birkaç sömürge hariç böyle bir eÄŸitim düzeni, ya da yabancı dil öğretme yöntemi hiçbir aklı başında ülkede yoktur. Ama, öyle birkaç acayip okuldan ne çıkar? Daha pekçok olaÄŸan Amerikan okulları var ya.”

Collin âdetâ, ne kadar anlayışsız bu adam der gibi sabırsız bir havaya bürünmeye baÅŸlıyordu. Gene de bir nefes alıp açıklamaya çalıştı. Anlaşılan bu konu, İrlandalı geçmiÅŸi ile de baÄŸlantılı olarak onu derinden tedirgin ediyordu. “İş o kadarla kalmadı” dedi, “Amerikan EÄŸitim Bakanlığı birkaç yıl içinde, sessiz sedasız, eÄŸitim dili Türkçe olan yüzlerce okul açtı. Arkasından birkaç da böyle evrenkent.” “Türkler bu ayrıcalıklı evrenkentlere özellikle yardımlar yaptılar. Sonunda gerçek Amerikan okulları ikinci sınıf durumuna düştüler. Bu sefer onlar da, ‘bizim de eÄŸitim dilimiz Türkçe olsun’ demeye baÅŸladılar. İşin kötüsü bu haince kültürel soykırım oyunu Amerika’ya oynanırken, kimseden ses çıkmıyor, herkes Amerika’da baÅŸ gösteren iç karışıklıklardan, kısa vadeli maddi çıkarlardan baÅŸka birÅŸey düşünemiyordu.”

“Tabii” dedim, “Bu yabancı eÄŸitim hastalığı hızla arttıkça Amerika’daki bilim, teknik, edebiyat seviyesi çok düşmüştür. En kötüsü de, kendine ve kendi toplumuna güveni olmayan, herÅŸeyi Türklere yalvarmaktan bekleyen, temel soruları sormasını, çözüm getirmesini bilmeyen nesillerin yetiÅŸtirilmesi olmuÅŸtur. DeÄŸil mi?”

Collin, hüznü artarak (belli ki ülkesine baÄŸlı, yanılmamışım, onurlu bir insandı) “Evet” dedi, “Sonuç olarak Amerika’nın üretkenliÄŸi, üreticiliÄŸi, tabii sonra da dünyadaki itibarı kalmadı. Yabancı, Türkçe eÄŸitim dilli okullardan yetiÅŸenler genellikle ya gezimcilik rehberi, ya Türk ÅŸirketlerine acente oldular. Ufak tefek iÅŸ yerleri açanlar da, baÅŸlıca marifetleri yüzeysel bir Türkçe bilmekten ibaret olduÄŸu için, o marifetlerini gösterme iÅŸtiyakiyle, iÅŸ yerlerine yarı Türkçe levhalar astılar.”

“Yazık” dedim, “Amerika bilime, tekniÄŸe, tıbba büyük katkıları bulunmuÅŸ bir ülkeydi. Bu hallere mi düşecekti?” VerdiÄŸi izahat için kendisine teÅŸekkür ettim. Sonra da biraz olsun, maneviyatını tazelemek için “üzülmeyin” dedim, “sizin gibi bilinçli, ülkesinin, insanlarının geleceÄŸini, haysiyetini düşünen fertleri oldukça, bir toplum yeniden yeÅŸerir. Yılmayın, doÄŸru bildiÄŸiniz yolda devam edin.” Bana insancıl gözlerle baktı.

Vakit epeyi gecikmişti. Kalktım, el sıkışıp ayrıldık. Dışarı çıktığımda sokaklar işlerinden çıkanlarla iyice dolmuştu. Caddeler, kavşaklar beş dakikada ancak bir iki metre ilerleyebilen arabalar, simsiyah dumanlar çıkaran kırık dökük otobüslerle tıkanmıştı. Tozdan, dumandan göz gözü görmüyordu. Boğulacak gibi oluyor, pis havadan nefes alamıyordum. Hatırladığım eski New York’ta da kalabalık olur, ama bu derece düzensizlik olmazdı.

Aklıma yeraltı treni geldi. Bu durumda ancak onunla bir yere gidebilirdim. Yedinci cadde ile otuz dördüncü sokaktaki giriÅŸi aradım. Yoktu. Eskiden olduÄŸu köşeye yeni bir araba parkı daha yapılmıştı. Köşede, arabaların arasından karşıya geçme fırsatı bekleyen bir genç gördüm. Bir evrenkent öğrencisine benziyordu. Kızgın bir hali vardı. Yanaşıp yeraltı trenini sordum. “Ne treni be” dedi, “onlar tam kırk yıl önce sökülmüş. Haberiniz yok mu?” “Buralarda yoktum” diye mırıldandım, “yeraltından rahatlıkla gidilir gelinirdi. Niye sökmüşler ki?” “Niye olacak” dedi, “Åžu Türklerin danışmanları ‘trenin modası geçti. Araba demokrasidir’ deyip söktürtmüşler. Tabii kendi arabaları burada daha çok satılsın diye! Åžimdi iÅŸte gördüğünüz gibi arabası olan da periÅŸan, olmayan da.” Ve yanımdan bir hışımla uzaklaÅŸtı.

Gördüklerim, iÅŸittiklerim beni iyiden iyiye ÅŸaşırtmış, bir hayli de üzmüştü. Kendi kendime “Allah Allah” dedim. “Bizim millet böyle fena deÄŸildi. Tarihi boyunca gittiÄŸi yerlerde insanlık öğretmiÅŸ, kimsenin diline, dinine, kültürüne dokunmamış, hep birbirinin gırtlağında olan deÄŸiÅŸik kavimler arasında bile barışı saÄŸlamıştı. Acaba ne oldu? Törelerinde hangi etkilerle böyle köklü deÄŸiÅŸikler meydana geldi?” diye düşünürken çırpınarak, ter içinde uyandım. “Aa, iyi ki rüya imiÅŸ” dedim.

Türk Tarih Sitesi

Share
Kategori: Makaleler Siirler

Denizeakannehir